NEFRETİMDE BOĞUL
ARZU
On sekiz yılın ardından gözümü fosforlu yıldızların olmadığı
bir tavanda gözlerimi açıyordum. Ailemden ayrı, arkadaşlarımdan ayrıydım. En
önemlisi kitaplığım yoktu. Bütün gece ıslanan bir yastığa başımı koymuş ve oda
arkadaşımın horlamasını dinlemek zorunda kalmıştım. Her gece düşündüğüm o
kombinler bile aklımın ucundan geçmemişti. Sahi ben ne giyecektim? Gerçi çokta
bir önemi yoktu. İlk gün yeni hayat demek değildi. Benim yalnızlığımdı, benim
hüsranımdı, benim yakarışımdı. Yanaklarımda kurumuş gözyaşlarını silmek için
yataktan kalkmam gerekiyordu ama onları silmek değil onlar olmak istiyordum.
Kendime yeterince acıdığımı hissettiğim anda yatakta
doğruldum. Önümde tek kapaklı küçücük bir dolabı görünce gözlerim tekrar
yaşlarla doldu. Üzerinde ayna bile olmayan dolaba boş boş baktım. O benim
dolabım değildi. Benim dolabım daha büyük, aynaları olan bir devdi. Yataktan
kalkmam gerektiği için kendimi zorlayarak ayaklarımı aşağıya sarkıttım.
Ayakuçlarım buz gibi zemine bastığında içimden bir ürperti geçti. Ayağımla
terliklerimi arayıp buldum ve ayağıma geçirdim. Yataktan sanki 80 yaşında bir
kadın gibi ağır ağır kalktım zira ağlamaktan halim kalmamıştı. Gardrobun başına
geçip kapağı açtım. Az olan kıyafetlerime göz gezdirdikten sonra bir tişört ve
pantolon çekerek bütün kıyafetlerin yere devrilmesini sağladım. Gardrobun hemen
yanında duran çantamı yerden aldım ve ihtiyacım olabileceğini düşündüğüm
defter, kalem gibi birkaç ıvır zıvır ekledim. Cebime çalışma masamda duran
peçete paketini sıkıştırdım çünkü bütün gece olduğu gibi gözyaşlarımın
duracağını düşünmüyordum.
Uzun uzadıya hazırlanmaya çalıştıysam da saat daha ancak
altı buçuk olmuştu. Aslında okula gitmek için çok erkendi ama oda arkadaşımın
horlamasına daha fazla katlanamazdım. Odadan hızla çıkıp ardımdan kapıyı
çarparak kapattım. Oda arkadaşım uyansın diye yapmıştım ama içeriden hala
horlama sesi geliyordu. Bugün eczaneden kulak tıkacı almam gerekecekti.
Sıcak güne bir adım atarım derken sabahın çok erken bir
saati olduğunu unutmuştum. Etraf serindi ve ortalık sabah güneşi kokuyordu.
Bulutlar güneş ışınları azda olsa gelebilsin diye kenara çekilmişlerdi. Bu
saatte otobüs bulmak bile sorunken benim okulda ne işim vardı.
Otobüs durağına yürürken güzel bir park ve açık bir büfe
keşfettim. Koşar adımla büfeye gidip bir kek ve meyve suyu aldım. Aslında
büfeyi görene kadar kahvaltı yapmamış olduğum aklıma bile gelmemişti. Zaten
üzüntüden bütün iştahım kapanmıştı. Neyse ki üzülünce iştahı kapanan
kızlardandım.
Parkın en sakin bankına geçmeye özen gösterdim. Etrafta
hiçbir canlı yoktu hatta kuş sesi bile duyulmuyordu. Biliyordum ki eğer bir şey
yemezsem düşüp kalırdım o yüzden hiç yemek istemediğim keki zorla açtım. Meyve
suyunun pipetini çıkarıp kutuya batırdım ve kahvaltım hazırdı.
Ben kahvaltımı yapana kadar bir saat geçmişti bile. Artık bu
saatte otobüsler sıklaşmaya başlamıştır diye düşündüğüm için ayağa kalkıp
otobüs durağına yürümeye başladım. Durakta çok fazla insan olduğunu görünce
istemsiz bir şekilde dudaklarımı büzüp adımlarımı yavaşlattım ama gelmekte olan
sanırım benim otobüsümdü. Otobüs için sıraya girdiğimde otobüsün içinin de dolu
olduğunu gördüm. Zaten tıklım tıkış olan otobüse en az on beş- yirmi kişi daha
sığmaya çalışıyorduk. Mısır konservesi misali olan otobüs kapıları kapattığında
dışarıda hala bekleyen insanlar vardı. Aslında dışarıda bekleyen insanları bir
nebze de olsa kıskanmıştım çünkü otobüsün içi ter, ayak ve parfüm kokuyordu.
Midem bulandığı yetmezmiş gibi birde düzgün olmayan yollarda zıplayarak
ilerliyorduk. Eğer biraz daha zıplarsak kusacağıma emindim.
Okula varmam yarım saat sürmüştü ve neyse ki kusmamıştım.
Yarım saat sonra ise dersim vardı ve yurttan o kadar erken çıkıp nasıl
neredeyse geç kaldığımı merak etmeye başlamıştım. Kimsem olmadığından bir
köşedeki banka gidip oturdum ve insanları izlemeye başladım. Grup halinde
dolaşanlar, çiftler ve en fazla dört kişilik olan arkadaş grupları bahçede
dolaşıyorlardı. Tek olanlar ise tahmin ettiğim kadarıyla derse yetişmeye
çalışıyorlardı. Sanki çok oturmuşum gibi popom ağrıyınca saate baktım ama daha
on dakika bile olmamıştı ama benim banka elveda deme vaktim gelmişti çünkü
sadece popom ağrımamış ayaklarımda uyuşmuştu.
Nedense banktan bir hışımla kalktım ve hızlı adımlarla
fakülte binasına yürümeye başladım. Aslında derse daha vardı ama ben bir de
dersliği bulmakla uğraşmak istemiyordum. Fakülte binasının yanına geldiğimde
merdivenin ilk basamağına çıktım ve uzayıp giden binayı gözlerimle taradım.
Evet, kararımı vermiştim burayı sevmiyordum. Tabi bu fikrim bir an içinde
değişti çünkü fakülte binasına giren sarışın, mavi gözlü bir afet gördüm. Çok
yakınımdan geçtiği için parfümünün kokusunu alabiliyordum ya da tıraş
losyonunun. Erkeklerin sık kullandığı odunsu bir kokuydu ve bu koku genelde
beni mest ederdi. Babamın odunsu kokan parfümlerini hep çok güzel koktuğu için
kendime bolca sıkar bir ay olmadan babamın parfümlerini bitirirdim. Şu oyun
neydi kızın parfüm kokusunu takip eden erkeklerin olduğu. İşte onlar gibi
ayaklarım yerden kesilmiş bir şekilde kokuyu takip ettim ve bingo. Benim
dersliğime giriyordu. Bir şekilde iletişim kurmam gerekliydi ama nasıl? Burada
daha yeniydim, kimseyi tanımıyordum nasıl hemen iletişim kurabilirdim ki.
Sabahki gözyaşlarımı kuruduğu yerden sildiğime memnundum bir ara gözyaşlarımı
silmek bile istememiştim çünkü gerçi gözyaşlarım sanki birer alev olup
gözlerimden akıyormuşçasına yanaklarımı yakıyordu. Bana sabah uyandığım ıslak
yastığı hatırlatıyordu sanki. Bir anda bütün motivasyonum düştü ve kendime
güvenim bir tüy olup uçtu. Yine yavaş adımlara dönerek herhangi bir sıraya
oturmak için yürümeye başladım. Gözüme kestirdiğim en uç sıraya çantamı adeta
atarcasına yerleştirdim. Tam kendim oturacakken bir ses beni kendime getirdi.
‘’Orası benim.’’
‘’Efendim?’’
‘’Orası benim dedim kalk oradan.’’ Sanki bana emir verirmiş
gibi olan bu konuşma oldukça canımı sıkmıştı tam arkamı dönerken başladığım
lafım havada kalmıştı. Aslında kokudan tanımam gerekirdi ama beş saniye önce o
kadar çaresiz hissediyordum ki tanıyamamıştım. O yakışıklı çocuk karşımdaydı
işte. Bu benim fırsatım olabilirdi. ‘’Çekil oradan.’’
‘’Sen bana emir mi verdin?’’
‘’Evet, benim yerim çünkü.’’ O kadar yakışıklı bir suratın
bir anda gözümde canavara dönüşmesi yazık olmuştu.
‘’Siktir git. Çekilmiyorum.’’
‘’Sana çekil dedim.’’ Tam lafını bitirdiği anda arkadan
ikinci bir yakışıklı geldi. Benimle kavga eden sersem kadar yakışıklı değildi.
‘’Yiğit saçmalama kızı yerinden mi edeceksin?’’
‘’Mercan, orası benim yerim.’’
‘’Çocuk gibisin. Hem ben bize önde yer tuttum.’’
‘’Ben arkada otururum.’’
‘’Artık değil. Gidiyoruz.’’
Adının Mercan olduğunu öğrendiğim çocuk yine adının Yiğit
olduğunu öğrendiğim yakışıklının kolundan tuttu ve onu ön sıraya doğru
sürüklemeye başladı. Bana küfür ettirdiğine inanamıyordum hem de ilk günden.
Tamam, kimse haksızlığa gelemezdi ama benim kanım biraz fazla kaynıyordu.
Kimseyi tanımadığım fakültede hatta sınıfımda bir anda bir düşman edinmiştim.
Profesör çıkabilirsiniz dediği anda çantamı alıp koşar adım
sınıftan çıktım çünkü daha fazla izlenmek istemiyordum. Yiğit bütün ders
boyunca sürekli arkasına dönüp bana bakmıştı. Profesör bile bunu fark etmiş
olacak ki ‘Arkada ilginç bir şey var herhalde.’ diyerek alay etmişti gerçi bu
alay Yiğit’in umurunda bile olmamıştı. Koşar adım lavaboya doğru ilerledim.
Sinirden bir ejderha gibi burnumdan alev çıkaracak konuma gelmiştim.
Kabinlerden birine girip sinirden ağlamaya başladım. Aslında oturmak istiyordum
ama tuvalet hem alafrangaydı hem de pisti. Daha gözlerimdeki yaşlar dinmeden
kabinden çıktım. Sırtımda çantam sümüklerim gözyaşlarına karışmış bir şekilde
ağlıyordum. Arkamdan bir el bana dokununca zıpladım çünkü lavaboda birinin
olduğunu fark etmemiştim bile.
‘’Sen iyi misin?’’
‘’Evet iyiyim. Sinirden ağlıyorum.’’
‘’Ah! O hissi bilirim.’’
‘’Aslında niye ağladığımı bilmiyorum haddini bildirdim.
Gerçi ilk onu gördüğümde çok hoşlanmıştım sonra hödük olduğu ortaya çıktı.’’
‘’Anladım.’’
‘’Özür dilerim. Fazla detaya girdim.’’
‘’Sorun değil. Neyse sana hödükle iyi şanslar. Görüşürüz.’’
‘’’Teşekkür ederim. Görüşürüz.’’
Lavabodan çıkan kızın arkasından bakakaldım. Hayatım boyunca
bu kadar güzel bir kızla karşılaşmamıştım. Bir de bana bak. Kısacık boyumla yer
elması gibiydim. Kısa saçlarımı sabah biri görse korkardı. Lavabodan çıkan
kızın ise uzun bir boyu vardı. Güzel, parlak, kızıl saçları ve söylemem gerek
çok iyi giyinmişti. Altında görebildiğim kadarıyla düşük bel bir kot vardı,
üstünde pembe kısa kollu bir crop ve kolunda rengârenk bir çanta. Onun gibi
olmak isterdim zevk sahibi, kombin yapabilen ve ince uzun. İnce uzun olmayı
geçtim asla kombin yapamazdım. Elime ne geçerse onu giyerdim bu da genellikle
tişört ve kot olurdu.
Bahçeye çıktığımda ortalık sessiz ve tenhaydı. Sanırım ilk
günden herkes derslerine önem vermeye başlamıştı ya da çok az kişi okula
gelmişti. İkinci seçenek daha mantıklıydı. Kimseyi tanımadığım ve yeni
arkadaşlıklar kurmaya yanaşmadığım için en kuytu olan bankı buldum ve oraya
yöneldim. Ama ben daha banka varamadan Yiğit beni kenardan görmüş ve koşar adım
banka ilerlemeye başlamıştı. Çocuk gibi gözümün içine bakarak banka oturup bana
sırıtarak banka iyice yayılmaya çalışıyordu. Tabi ki de bu çocukça, gereksiz ve
şımarık harekete cevap bile vermeyecektim. Sırtımı banka dönerek başka bir bank
aramaya başladım. Gerçi sanırım daha iyisini bulmuştum. Meğersem bankın
karşısında bahçeye bakan bir amfi varmış. Amfiyi gördüğümde gözlerimin
parıldadığına emindim. Yiğit’e dayanamıyordum o yüzden burayı da kapmasını
istemiyordum o yüzden koşar adım ilerledim. Amfiye güzelce yerleşip bağdaş
kurarak oturma pozisyonumu aldım. Çantamdan kulaklığımı çıkardım ve kulağıma
takıp önüme ilk çıkan müziğe bastım. Müziğin dünyasında kendime bir klip
çekerken ruhum adeta bulutlar üzerinde uçuyordu. Ayaklarım sanki yere değmiyor
ve kanatlarımın var olduğunu hissediyordum. Kanatlarım beni gökyüzüne hatta
atmosferin dışına çıkarıyordu. Gözlerimi kapatmış şarkıyı dinlerken gözlerimin
önünde bir gölge hissettim. Gözlerimi açtığımda o lavaboda bana teselli vermeye
çalışan kız karşımda duruyordu. Kulaklığımın bir tarafını kulağımdan çıkararak
dış seslere alışmaya çalıştım.
‘’Bizim yanımıza gelmek ister misin?’’
‘’Ne ben seni tanıyorum ne de sen beni.’’
‘’Lavabo da tanıştık ya. İsmim Selin senin?’’
‘’Arzu.’’
‘’Güzel. Hadi yanımıza gel.’’
‘’Ben aslında burada kendi halimde mutluydum.’’
‘’Saçmalama kimse yalnız olmamalı. Seni görünce içimde bir
şeyler kırıldı. Bende gelip seni yanımıza davet etmeye karar verdim.’’
‘’Pekâlâ.’’ Yerimden kalkıp kulaklığımı çantama koydum. Bu
kız evet çok güzel olabilirdi ama biraz ukalalık kokusu alıyordum. Selin önden
ben ise arkadan ilerlerken bankta hala oturmakta olan Yiğit’i gördüm. Gözlerimi
kısarak sinirli bir yüz ifadesi takınmaya çalıştım ama yapabildiğimden emin
değildim.
‘’Seni sinir eden çocuk bu mu?’’
‘’Evet.’’
‘’Yakışıklıymış. Kızım kesinlikle bu çocuğu almalısın. Bak
bana üç yıldır sevgilim var ve çok mutluyum. Kesinlikle aşk önemli bir duygu.’’
‘’Haklısın.’’ diyerek geçiştirdim. Evet, aşk önemli bir
duygu olabilirdi ama Selin sanki bütün dünyası aşkla inşa edilmiş gibi
konuşuyordu.
Selin beni kafeteryaya doğru götürürken bir yandan da etrafı
kolaçan ediyordum. Tanımadığım bir ortamda bulunmak bana garip geliyordu. Evde
olduğum sürelerde her zaman gittiğim parklar, kafeler, kuaförü özlemiştim bir
anda. Bilmediğim bir okuldaki kafeterya… Benim için farklı bir deneyimdi. Her
zaman belirli yerlere gider belirli siparişleri verirdim. Buranın yemeklerini bilmiyordum,
atmosferini bilmiyordum ama yeni tanıştığım bir kızın peşine takılmış
bilmediğim bir mekâna adım atıyordum.
Kafeteryanın açılır kapanır kapılarından içeri girdiğim anda
boğucu bir yemek kokusunun havayı sarmış olduğunu fark ettim. O kadar yoğun bir
koku vardı ki bıçakla kesilmeyi geçtim elimle yırtıp öbür tarafına
geçebilirdim. Selin’e döndüm ama o bu kokudan rahatsız olmuş görünmüyordu. Eğer
o da rahatsız olmuş görünseydi buradan çıkmayı teklif edecektim ama Selin
halinden memnun gözüküyordu. Ben de hiç sesimi çıkarmadan Selin’i takip etmeye
devam ettim.
Selin elini sallayarak bir masaya doğru gidiyordu.
Gerildiğimde her yaptığım zaman ki gibi saçlarımla oynamaya başladım. Kalabalık
bir gruba girmeye hazır değildim ama Selin’in arkasından başımı uzattığım an
tek bir kişiye el salladığını fark ettim bu da rahatlamamı sağladı. Saçlarımı
elimden kurtardım ve Selin’in el salladığı yöne doğru baktım. Genç bir çocuk
oturuyordu. Konuşmamızdan ve Selin’in tavırlarından yola çıkarak o kişinin
Selin’in sevgilisi olduğunu varsayıyordum.
Selin masaya iyice yaklaştığında ‘Merhaba hayatım.’ diyerek
sevgilisi olduğunu kanıtladı. İyice yaklaştığımızda çocuk ayağa kalktı ve Selin’in
yanağına bir öpücük kondurdu.
‘’Bak hayatım. Bu benim sevgilim Mavi.’’ Selin bana dönerek
eliyle beni gösterdi. ‘’Bu da Arzu. Yeni en yakın arkadaşım.’’
Yeni arkadaş olduğumuz doğruydu ama yakın arkadaş değildik.
Selin’in sözünü bozmamak için bir şey söylemedim ama bir miktarda olsa rahatsız
olmuştum. Mavi elini uzattığında elimi sıkmak istediğini düşündüm ve ben de
elimi uzattım ama Selin öyle bir bakış attı ki açıkçası biraz korktum. Mavi
elini masaya oturmam için uzatınca masaya doğru oturdum ama Selin hala bana
ateş fışkıran gözlerle bakıyordu. Bunun sonu nereye gidecek bilmiyordum ama pek
iyi bir yere değildi.
Yorumlar
Yorum Gönder